COVID-19 pandemisinin üzerinden yıllar geçmesine rağmen, dünya genelinde milyonlarca insan hâlâ sabah kahvesinin kokusunu alamıyor veya en sevdiği yemeğin tadını “karton gibi” algılıyor. Uzun süre “psikolojik” olduğu düşünülen veya geçiştirilen bu durumun, aslında hücresel düzeyde somut bir biyolojik nedeni olduğu ortaya çıktı. ABD ve İsveç’teki araştırmacıların yürüttüğü ve Chemical Senses dergisinde yayımlanan çığır açıcı bir çalışma, sorunun köküne inerek tat tomurcuklarındaki “sesi kısılmış” bir proteini işaret ediyor.
Tat Tomurcuklarındaki “Kayıp Sinyal”
University of Colorado Anschutz Tıp Kampüsü öncülüğünde yürütülen çalışmada, COVID-19 enfeksiyonunu atlattıktan bir yıl sonra bile tat kaybı yaşayan kişilerin dillerinden biyopsi örnekleri alındı. Bilim insanları, bu kişilerin tat tomurcuklarını mikroskop altında incelediklerinde şaşırtıcı bir moleküler eksiklik fark ettiler.
Sorunun merkezinde PLCβ2 (Fosfolipaz C beta 2) adı verilen kritik bir proteinin eksikliği yatıyor. Normal şartlarda bu protein, tat hücrelerinin beyne sinyal göndermesini sağlayan bir “amplifikatör” (ses yükseltici) görevi görüyor. Çalışmanın başyazarı Dr. Thomas Finger’ın belirttiği gibi; bu proteinin seviyesi düştüğünde, tat sinyali beyne ulaşamayacak kadar zayıf kalıyor. Yani diliniz tadı aslında algılıyor olabilir, ancak “sesi kısıldığı” için beyin bu mesajı duyamıyor.
Neden Sadece Bazı Tatlar Kayboluyor?
Araştırmanın en dikkat çekici bulgularından biri, tat kaybının seçici olmasıydı. Katılımcıların çoğu tatlı, acı ve umami (lezzetli/etimsi) tatları almada zorluk yaşarken; tuzlu ve ekşi tatları ayırt etme yetenekleri büyük ölçüde korunmuştu.
Bunun nedeni, tat algılama mekanizmasının iki farklı yol izlemesidir:
- Tip 2 Hücreler: Tatlı, acı ve umami tatlarını algılar ve sinyali iletmek için PLCβ2 proteinine (o bahsettiğimiz amplifikatöre) ihtiyaç duyar.
- Tip 3 Hücreler: Tuzlu ve ekşi tatları algılar ve farklı bir sinyal yolu kullanır.
COVID-19 sonrası oluşan hasar, spesifik olarak Tip 2 hücrelerin genetik ifadesini bozarak, bu hücrelerin gerekli proteini üretmesini engelliyor gibi görünüyor.
Virüs Gitse de Hasar Kalıyor
Daha önce NEJM Evidence dergisinde yayımlanan Ulusal Yaşlanma Enstitüsü (NIA) kaynaklı çalışmalar, virüsün dildeki hücrelerde uzun süre saklanabileceğini öne sürmüştü. Ancak bu yeni çalışma, enfeksiyondan aylar hatta yıllar sonra bile dokularda virüs RNA’sına rastlanmadığını, ancak hasarın devam ettiğini gösteriyor.
Bu durum, virüsün kendisi vücuttan atılmış olsa bile, bağışıklık sisteminin tat tomurcuklarına kalıcı bir “yanlış kodlama” yaptığını veya epigenetik (genlerin çalışma şeklini değiştiren) bir değişikliğe neden olduğunu düşündürüyor. Ayrıca bazı hastalarda tat tomurcuklarının fiziksel yapısının da bozulduğu, hücrelerin dağınık ve organize olamayan bir hal aldığı gözlemlendi.
Tedavi Umudu Var mı?
Şu an için FDA onaylı kesin bir ilaç tedavisi bulunmasa da, sorunun mekanizmasının çözülmüş olması tedaviye giden yolda dev bir adım olarak nitelendiriliyor. Sorunun “sinyal iletiminde” olduğunun anlaşılması, gelecekte bu sinyalleri tekrar güçlendirebilecek moleküler tedavilerin önünü açabilir.
Uzmanlar, tat ve koku kaybı yaşayan hastaların beslenme yetersizliği riskiyle karşı karşıya olduğuna dikkat çekerek, bu semptomların ciddiye alınması gerektiğini vurguluyor. Eğer siz de uzun süredir tat alamıyorsanız, bunun “kafanızda kurduğunuz” bir sorun olmadığını, hücresel düzeyde gerçek bir biyolojik temeli olduğunu bilmelisiniz.
Kaynaklar:
